Edge of the Saturday*

Hep o şarkıdaki gibi oluyor. "Buzlarım çözülüyor aşka..." Sabah kalkıyoruz, güneşe ya da kasvetli hava kütlesine merhaba diyoruz ve program başlıyor. Hayatımda plan-program olayını çok abarttığım bir anda öyle olmadığında da bazen mutluluktan çıldıracağımı birebir yaşadım, duymadım. Tüm hayatınıza genelleyemiyorsunuz bu durumu ama sonunu bilmeden rüya gibi kendinizi kaptırarak yaşadığınız şeyler de çok güzel, benim güzeldi. Bunların ışığında bir gün başlattım kendime. Anne kahvaltısı yaptım, hastalık bedenimi terk etmediği için eve biraz zaman ayırmalıyım diye tembihledim kendimi. Oscar adayları açıklandı hafta içi hep onların yorumlarını okudum, onlarla ilgilendim. *Tanrım, herkes nasıl da farklı noktalardan bakıyor :) -Nokta diyorum çünkü o küçücük olan her bakış açısını görüyorsunuz.- Milyarların beğendiğini bir kişi Spartaküs edasıyla öyle bir yeriyor ki "Aaa, bir bakıma haklı ama" diyorsunuz. Herkes kalbindekini görüyor, dünyaya bakış açısı kadar hayal edebiliyor ya da yaşadığı bu korkunç hayattan kendi ruhunun saflığı kadar kopup ütopyalarda yaşayabiliyor. Hal böyle iken benim de fikrim olsun diye kendim için küçük insanlık için koskoca bir adım olacakmış edasıyla izlemem gerekenleri ayırdım, tabii ki henüz izlemedim :) Onlar hala ayırdığım yerdeler, nötr olmalıyım onlara ayırdığım vakitte. Sonra daha orta düzeyde bir filme başladım bitince de kendi kendime sordum her zamanki gibi "Ben ne izledim? Bu filmin ne kadarı bendim?" Bana bir işaret sunmuştu film kendi düğümünden koparken ama her neyse...
Fikir yürütmek için otorite olmak gerekmiyor elbet, ben böyle inanıyorum -abartmamak kaydıyla-. Fikir yürütmek serbest ama gördüğünüzü veya anladığınız kadarını başkasına manipüle etmek serbest değil. Bu mottodan yola çıkarak battaniyemi ve yanımdan eksik etmediğim kahvemi çikolatamı alıp çekildim köşeme... 

*Bu, sebepsiz bir görsel... 
İlginize.


Sonuç olarak Filmler bitti, bu monoton ve sıkıcı hayata geri döndüm. Bu ani giriş çıkışlarda iyi ki aklımızı kaybetmiyoruz diye yineledim kendime. Moral bozukluğu, iyileşemeyen sevdiklerimizin hastalığı, kaybolup giden sevdiklerimizin ise ağırlığı bıçak gibi kesiyor o anlık giriş çıkışta. İnsan kendi için var diyerek bir kere daha adım atıyorsunuz tam da o noktada dönüp tahammülünüze şükranlarınızı sunun, küçük ama etkili bir adım oluyor o; her şey için.  Kararsızlarla baş etmeniz gereken zamanlarda filmler ön ayak mı oluyor, bilemiyorum ama işaretlere olan inancım beton duvar gibi ayırıyor beni bazı şeylerden/kimselerden. Ait olduğunuz yeri bulamadığınızda kimseye bir şey sormanız gerekmiyor aslında. Bir yere ait olmak da insan doğası belki ama ne kadar iyi bir şey, bunu da sorgulamaktan uzağım şu sıra. Sanırım hayırlısı, iyisi, kötüsü gibi şeyler bize ait uydurmalar. Biz bir şekilde yaşıyoruz, olanlar oluyor; olmayanlar olmuyor, zorluyoruz ve bu böyle akıp gidiyor. Dönüp kendinizden cevap alamadığınız her şey yanlış, içinde bizden olmayan her şey... Kimsenin cevabına değil de durup kendimizden emin bir şekilde ve kendimizden aldığımız cevaplar kader. Böyle inanacağım sanırım. Karasızlık baş belası. 
Size mutlu Pazartesiler, ben hala *edge of the Saturday!...


Yorumlar

Popüler Yayınlar