Bir Yudum Şiir



Bir yudum kitap'a nasıl teşekkür etsem az. Bugünkü mektupları buydu ve beni aldı götürdü. 

Mektuplar... Duyguları ifade eden süslü kelimeler yan yana gelip de güzel cümleleri oluşturduğunda ne kadar güzel! Zaten Ahmed Arif için de "Türkçeyi en iyi kullanan şairlerdendir" diyorlar. En iyi olmasa bile Türkçeyi güzel ve düzgün kullanılmasını herkesten haklı olarak talep ediyorum, tüm samimiyetimle ve kalbimle.
Bu ve bunun gibi mektupları okumak ne acı aslında değil mi? Belki de hakkımız olmayan özel bir hayata tanık oluyoruz. Ama bir o kadar da istek duyuyoruz; çünkü ne kadar da bizden...
Ve mektuplar perdeler arkasında kalan insanları bile nasıl da açığa çıkarıyor.
Pazartesi mektubumuz, canım Ahmed Arif'ten. Arif'in "Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum" dediği Leyla'sı için yazılmış. Yıllar sonra da yarı parçasını bulduğumuz büyük edebiyat sırrı.



Leylâ  
   Önce sana böyle bir kâğıda yazdığım için özür dilerim.
   Bu akşam birçok defa başlayıp sonunu getiremediğim bir hikâyeyi tamamlamaya çalıştım. Fakat nafile, insan aklını bir şeye verdi mi kurtulamıyor ondan. Daima düşünmekle ve daima da aynı şeyi düşünmekle insan aşkın bir fikri-işgâl olduğunu kabul ediyor. Sonra ben Leylâ mütemadiyen şiddetli bir arzu ile bir tatmin edilmemezlik içinde bir şeyler istiyorum. Bunun gibi, yani bu tatminsizlik gibi bir de ifade edemeyiş var ki bu insanı bitiriyor, harap ediyor. Çok defa yazdıklarımı yırtıyorum, çok defa bu, bedbinlikten ve ümitsizlikten oluyor. Fakat yine de işte yaşıyoruz ve acı içinde bile olsa bu bize bir haz veriyor ve yaşamayı istiyoruz. Ne kadar ölümü fevkalâde bir facia gibi veya ne bileyim bir felâket gibi kabul etmesek de ölmek veya sevdiklerimizden ayrı olmak istemiyoruz. Çok zaman olmuştur Leylâ, şu memleketten gitmeyi düşünmüşümdür. Amma daima bunu yapamamışımdır. İlk seferler daima bir imkânsızlık vardı, bunlar mani idi... Son zamanlar imkânlar olmuştur amma kendim bu maceraya atılamamışımdır. Belki eminim ki ayrılık veya uzak oluş mühim değil de asıl onu düşünmek ve bir daha hiç dönülmeyeceğim ve geride kalanları insanın bir daha göremeyeceğini düşünmesi çok feci bir şey.
   Bazen o ânı yaşıyorum Leylâm o zaman tüylerim diken diken oluyor. Bazen şöyle düşünüyorum da buna cesaret edemiyorum. Bir o dönmemek ve dostları Leylâm ve asıl seni bir daha görmemek... Ve asıl seni görmemeyi düşünmek insanı deli ediyor. Seni belki bir ay görmesem ne bileyim seni 3 ay, bir sene görmesem bu insana koymaz da bu bir yasak olursa ve hiç dönmemek karışınca işe, çok acı oluyor Leylâ. Amma diyeceksin ki, “Biz birbirimize o kadar alışmamıştık ki.”
   Öyle değil halbuki Leylâ, alışmamıştık amma, alışa bilirdik ve alışacaktık... Netekim verdiğin dost kalma sözünde durursan ve ben de burada kaldıkça alışacağız da... Sonra Leylâ bazen neler düşünüyorum bilsen, bütün bu bağlardan kurtulup başka yerlere kaçmak, çocukken rüyalarımı çalan sıcak iklimlere doğru uçmak istiyorum... Amma yine de biliyorum ki Leylâm, bu imkânsız.
   Çocukken ne iyiydi Leylâ, 5 arkadaştık biz. Bu yekûn zaman zaman değişirdi. Ekseriya üç kalırdık. Bütün günlerimiz, Antalya kıyılarının o sıcak ve hattı-ı istiva iklimi bizi cenup beldelerine çektikçe, hayaller kurmakla geçerdi. Neler düşünmez, cenup denizlerinde ne şirin adalara sahip olmazdık.    Bu hayaller hakikat olsaydı ve sağ bir de Robenson olsaydı eminim ki kıskançlığından çatlardı.
Ama bütün bunlar cemiyet içine girmeden, sosyoloji okumadan evvelki zamanda idi. Sonra cemiyet içinde çalışan insanları, çalışmayan insanları, açları, toklan, mesut olanları, mustaripleri gördük, büyük, küçük şehirlerde gözlerinde ümit parlayan., bazen dizlerinde derman kalmayan insanları gördük.. Hikâyeler dinledik Leylâ.. Kan kusanların hikâyelerini, altın kusanların hikâyelerini ve daha neler gördük Leylâ, daha neler dinledik bu şehirde. Kitaplarda okuduklarımız da caba.
   Ne olursa olsun Leylâ bunlar mühim değil artık benim için. Benim için yalnız sen mühimsin. Bana kim ne derse desin hatta bir kıza bu kadar ehemmiyet ve kıymet verdim diye bana kızanlar bile olsa, aldırmayacağım ama sen ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol. Sen Leylâ bana geldikçe sana ihtiyacım olacak. Senden başka hiçbir isteğim yok. Sen Leylâ bana her şeyi, her şeyi unutturabilirsin. Seni, bu muazzam aşka lâyık gördükçe ben, her şeyi yenebilirim Leylâ...
   Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez.
Bütün hal böyleyken senden katiyen Leylâm hayat hakkında tavsiye veya ne bileyim nasihat gibi bir şey de istemiyorum. Bana karşı alâkan yalnız dostça bile olsa, bu, bir merhametten doğmasın... En nihayet iki arkadaş olalım amma bana acımana razı olamam. Senden zaten hâl böyleyken [...]*
*Bu mektup Leylâ Erbil’in arşivinde eksik olarak bulunmuştur.


Bir ağacın altında oturup karşılıklı Ahmed Arif ve arkadaşlarını konuştuğumuzu görür gibiyim. 
Pazartesi gibi Pazartesiye sevgiler.




Yorumlar

Popüler Yayınlar